Şuan da Pegasus’un PC166 numaraları Boing 730 İstanbul-Kayseri uçağından bildiriyorum..
‘’Kayseri’de ne işin var ?!’’ diye aklından geçirenler için hemen cevaplıyım, Basketbol Federasyonu’nun ‘Antrenör Gelişim Semineri’ için 3 günlüğüne Kayseri’ye gidiyorum..
Her neyse konumuz bu değil. Konumuz, aslında belirli bir konumuz da yok. Havaalanlarının kasveti ve uçağın gerginliğinden kurtulmak amacıyla birkaç bir satır yazıcam. Uçuşum 1 saat 30 dakika sürücekmiş, ben bu sürede birkaç satır değil destan yazarım gerçi..
Önce Havaş’a bir sersenişte bulunmak istiyorum, internet sitelerine Taksim-Sabiha Gökçen arası 1.5 saat yazdıklarından dolayı 08.40 da olan uçağım için sabahın köründe ki 06.30 araçlarına bindim ve 33 dakika sonra Havaalanındaydım ! Uykumdan ortalama 45 dakika çaldılar !
Uçuştan 1 saat 40 dakika önce havaalanına gelmenin verdiği sinir ve gerginliğimi böyle anlarda hayat kurtaran PSP sayesinde kısmen atlattım sayılır. Böyle uzun ve boş bekleme anlarında tam bir can simiti bu PSP. Teşekkürler Sony..
Daha sonra birde Elektronik(Self) Check-in denen mübarek bir icat var ya, hani şu valizi olmayanlar için. Heh işte o neşeme neşe kattı desem yalan olmaz. Herkes kilo-kilo valizleri ile bilet kuyruğunda can çekişirken ben gayet 'cool' bir halde sırt çantam, kulağımda Headphones kulaklıklarım ve tabi ki gözümde güneş gözlüklerim(evet havaalanında bile!) bu teknoloji harikası makinelerden biletimi çıkarttım. Üstelik bankoda ki kıza(güzel veya çirkin şansına artık) şirinlik yapıp birde beyefendi gibi hitap edip, cam kenarı dilendikten sonra şansıma ne çıkarsa diye beklemek yerine, istediğim sıradan istediğim konumdan kendi özgür iradem ile yolculuk edeceğim koltuğu seçtim..
Daha sonra oturdum Aslı Börek’te kahvaltımı ettim. Paşalar gibi kocaman kırmızı koltuklarda gazetemi okudum. Ersan’ın 29 sayı 25 ribaundluk maçının detayları okudum falan neyse daha sonra ekranda ‘’PC166 08.40 Kayseri’’ uçağı için ‘’WAİT İN LOUNGE'' yazısını fark ettim fakat o aptal ekrana tama edip gittin mi ? Tabi ki hayır ! İstifimi hiç bozmadan oturmaya, çayımı içmeye devam ettim..
Huyumdur, ne ‘'WAİT İN LOUNGE'', ne ‘’BOARDİNG’’ yazılarıyla ilgilenmem. O ekranda illa kırmızı yanıp sönen ‘’LAST CALL’’ yazısını görücem o zaman kalkar ağır ağır giderim. Ben öyle ağır-ağır giderken havaalanında bir an da bir ses duyulur ‘’Sayın Boran Arda Çetin, lütfen x numaralı kapıya müracaat ediniz, bu sizin için yapılan son çağrıdır!’’ o son da ki ‘son çağrıdır!’ var ya büyük yalan! Ondan sonra en az 2 kere daha anons ederler, merak etmeyin tecrübe ile sabittir..
Bir de ‘’WAİT İN LOUNGE’’ dendiği anda salona sanki uçağı kaçırmış gibi koşuşan insanlar varya, hani ‘’BOARDİNG’’ denince daha kapılar açılmadan ayağa kalkıp birde sıraya giren tipler yok mu, işte onlar beni benden alıyor. Arkadaş ne diye kalkıyorsun yerinden sıraya giriyorsun, bekliyorsun boş boş. Uçağa önce binip napıcaksın ?! Dolmuş değil ki bu, sen bindin hadi kalksın, illa salonda oturan beni o ufak, basık, dar, sıkışık koltuklarda bekliceksin..
Veya önce binen yer kapar, ben önce geldim burası benim diye bir mevzuda yok hani, stadyuma girmiyorsun ki yer kapasın, önlerden şöyle. Herkesin yeri yurdu, koltuğu belli acelen niye ?..
Velhasıl uçağa bindik sonra birde baş üstü dolaplarında yer kapmaca yarışı başlıyor. Aaa! Pardon uçağa girerken samimiyetsiz bir gülüşle ''Hoş geldiniz.'' diyen hostesleri unuttum. Onlarla selamlaşmamak için kulaklığım kulağımda girerim hep uçağa. Sadece onlar gibi bende onlara samimiyetsiz bir tebessüm çakarım.. Kaptanınız konuşuyor falan geyikleri de varda uçuşum bitti onları dönüş yolunda yazarım artık..
‘’Bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler, bir başka uçuşta karşılaşmak dileği ile hoşça kalın’’
